five months

the dead in their march

are a peril

the souvenir of a skull

the forgetting wine

and april is the cruellest month

when the flowers buddeth

and the grass is singing

and the wood is singed

may the scorched earth be singed

in ballads fiery and long

and may the young sing

to the coming juliette

Can, evden kaçan bir çocuktu. Canan, kocan hakkında konuştuğunda bir şelale gibi çağlar, ağzından kısırlar saçarak konuşurdu. Canan’ın kocaman kocası, Can’ın kaçan kıçını eve taşıması için Küçük İsmet’e Salkım Süleyman ile haber yollamıştır ve Oğlu Can’ı bir kum birikintisinde buldurmuştur. Orada Salim Samet ile sağlam bedenleriyle kumacılık oynuyorlardı. Salim Samet’in sağına solcu babasıyla mahallede tanınan Sal Taner küçük kamyonunu yanaştırdı ve taşıdığı bütün kumu bir anda boşalltı. Yancı Yaman ve Yanak Osman bu sırada yakındaki çeşmeden taşıdıkları suyu kumu eşeleyerek karınlarından boşalttılar. Süslü Sedef geldiğindeyse kaşmir Cachalot’sunu süpermarketten aldığı süt ile ıslatmış olduğu için balinasının balon gibi şişmesinden üzgün Süzgün Dilan Sedef’i göz yaşlarıyla yaşlandırdı.

Kemoterapiye giren Kemal bedenindeki kem fazlalıklara radyoaktif şişler saplayarak ter atar. Bu içler acısı solaryumda yanarak bronzlaşan, içi kararan Kemal, hastanedeki bugünlük tedavisinden sonra sinemaya gider. Sinema salonunun karanlığı ve ekrandaki ışık dansı arasında bir koltukrta oturan Kemal kollarını iki yanına açarak iki yanına yerleştirmiş olduğu jumbo boy patlamış mısır kutularından birer avuç popcorn alarak önce sağ sonra sol elini ağzına doldurur. Ancak ilginç bir şekilde sol elindeki mısırlardan ağzına havuç, sağ elindekilerdense biber tadı gelir. Fakat ekranda yansıyan filmde suyun kenarında sallananlar Kemal’e fena halde kanca atmıştır ki bunu fark etmez. En fenası da film arasına daha çok vakit varması ve Kemal’in artık bitirdiği patlamışlar yerine yeni iki kutu mısır almak için salondan çıkmaya kanının kaynaması ancak kancadan kurtulamamasıdır. Bu arada salonda ortak bir kanı oluşur ve ekrana doğru akmaya başlar. İzleyicilerin pantalonlarından hışırtılar yükselmeye başlar. Filmi izleyen tüm başlar tam kolonlara bakma eğilimine girerken bir anda ekranda alevli bir ışık patlaması olur. Bu ışık ortak kan filminden geçerek izleyenlerin neredeysse tam kolonlardaki başlarına ulaşır. Salondaki şık gömlekler bu ışıkla ıslanır, tok göbekler titreyerek önlerindeki koltuklara yaslanır. Kemoterapiden yorgun Kemal bu gerilime dayanamayarak filmin ortak kanısından çıkarak filmdeki patlamayla akmaya başlayan kana bulaşarak filmin içine girer. Salon boşalır.

o gün çok sıkılan edward ne yapacağını bulamıyordu ve bunu düşündükçe daha derin bir sıkıntıya, daha ümitsiz bir arayışa sürükleniyordu. sanki yapabileceği şeyler tükenmiş ve artık onun için hiçbir şey kalmamıştı. yeni bir şeyin yeniliği onu eskideki gibi heyecanlandırmıyor, hareket etmenin ve zamanda yer almanın bir manasını bulamıyordu. hiçbir işe yaramazdı. sıkıntısından dolayı kendisini unutamasa veya her an çevresinde ona görünen eşyalar, sürekli duyduğu sesler, ayırt edebildiği kokular, yoksa hiç olmazsa burnun içinde hissettiği nefesinin akışı, kendi ağzının tadı ve vücdunun soğukluğu onun dikkatini sürekli ayakta tutsa da edward’ın kendi kendine bir manası yoktu; bir şey olmayacaktı.

zaten sadece kendi keyfini bulmaya çalışıyordu ama bunu neden yapacağına veya bulduğunda bununla bir şey yapmasına bir sebep bulamıyordu. sanki istediği sevişmek ve öldürmekti, ve bu suçtu.

o zaman öldürmeye karar verdi ve öldürdü.

nobody knows who jack the ripper was. jack the ripper is a whoreson, a bastard. even if he wasn’t, he is. he tore the bowels of whores of whitechapel, he butchered them, cut their throats, unsocketed their eyes, on the east side of london, north of the river thames, east of the westminster.